İLK KARŞILAŞMA …

şems ve mevlana resim ile ilgili görsel sonucu

Şemsi Tebrizi, arayışları sırasında bir rüya görür. Rüyasında kendisine bir velinin arkadaş edileceği bildirilir. Üst üste iki gece rüya tekrarlanır ve o velinin Rum ülkesinde olduğu haberi verilir.
Onu aramak için yollara düşmek ister, fakat daha zamanının gelmediği, “işlerin vakitlerine tabi ve rehinli olduğu bildirilir.”
Şems ilahi tecellilerle mest olduğu, tam mânâsıyla istiğraka daldığı, müşahedenin güzelliğine beşer kuvvetiyle tahammül gösteremediği zamanlarda “gizli velilerinden birini bana göster” diyerek niyaz eder ve sabırsızlanır. Üzerindeki o yoğun halleri dağıtmak için başka işlerle oyalanmaya çalışır. Para almadan inşaat işlerinde bile çalışır.
Nihayet bir gün;
“Madem ki ısrar ve arzu ediyorsun O halde şükrane olarak ne vereceksin?” diye bir ilham gelir.
O da “başımı!..” cevabını verir.
Bu cevaba karşılık olarak,
Bütün kâinatta Mevlana-yı Rumi Hazretlerinden başka, senin şerefli arkadaşın yoktur.” haberi gelir.
Artık Rum ülkesine gitmek, o sevgili ile görüşmek ve yolunda başını feda etmek üzere yola çıkacaktır.
Uzun bir yolculuğun ardından Şemseddin Muhammed, M. 1244 yılının Ekim ayında Konya’ya gelir. Kaldığı han odasının anahtarını boynuna zamanın tüccarları gibi asıp çarşıda dolaşmaya başlar aşk ve ilmin tüccarı olduğuna işaret ederek…
İkindiye doğru, ana caddede, katıra binmiş, talebeleri etrafında dört dönen bir müderris görünür. Şems aradığı dostun o olduğunu anlar. Önüne geçerek katırın dizginlerini tutar ve keskin bakışlarıyla:
Sen Belhli Baha Veled’in oğlu Mevlana Celaleddin misin?” diye sorar.
Mevlana “evet” diye cevap verir. Şems:
“Ey müslümanların imamı! Bir müşkülüm var. Hz. Muhammed (s.a.v) mi büyük, Bayezid-i Bistami mi?
Sorunun heybetinden kendinden geçen Mevlana, kendini toplayınca;
“Bu nasıl sual böyle? Tabi ki, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed (s.a.v) bütün yaratıkların en büyüğüdür.”
O zaman Şems:
O halde neden Peygamber bu kadar büyüklüğü ile Ya Rabbi seni tenzih ederim, biz seni layık olduğun vechile bilemedik” buyururken,
Bayezid, “Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yok!..” demekte?
Mevlana:
“Hz. Muhammed (s.a.v), müthiş bir manevi susuzluk hastalığına tutulmuştu,’biz senin göğsünü açmadık mı?’ şerhiyle kalbi genişledi. Bunun için de susuzluktan dem vurdu. O Her gün sayısız makamlar geçiyor, her makamı geçtikçe evvelki bilgi ve makamına istiğfar ediyor, daha çok yakınlık istiyordu.
Bayezid ise, bir yudum suyla susuzluğu dindi ve suya kandığından dem vurdu. Vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılarak kendinden geçti ve o makamda kalarak bu sözü söyledi.”
Şemsi Tebrizi, bu cevap karşısında “Allah”diyerek yere yuvarlanır.

Ve Mevlânâ’ya bir hâl geldi. At üstünde duramayıp, attan aşağıya düştü. Bunu bana öğret, dedi…

‘’Allah’ım ruhumun eşini bana gönder’’ demiştin hani. ‘’Ne verirsin karşılığında’’ dendi sana. Düşünmeden ‘’başımı’’ dedin. Ruhunun diğer yarısını bulabilmek için, dünyalık bedeninden vazgeçtin. Başını vereceğini bile bile Tebriz’den Konya’ya geldin. Bedenine kıydılar kör kuyularda. Bu kent senin anlamsız kıldığın bedenini, hasetlikle, düşmanlıkla ortadan kaldırırken, ölümünle dirilişinin başladığını anlayamadı elbette. Sen diriyken ruhdaşın için yaşadın, ölürken ruhdaşın için öldün. Bir ömür ki Mevlana’ya adanmıştı. Ne annenin evladına, ne de yarin yare adayabileceği cinsten bir adayış…

Ölürken dahi dilinde adı vardı..

‘’Ey Mevlanam’’ diyordun. ’’Öyle isterdim ki beni ölürken görmeni..öyle isterdim ki…Gör ki aşk için ölmek ne demekmiş’’ diyordun, bedeninde 7 keskin bıçak darbesiyle gülümseyerek giderken ölüme. Aşk için. Mevlana için. Mevlana, Mevlana olsun diye. Bugün dünyada okutulsun diye. Ve bişnevle başlayan, ve kendisine hamuş, yani suskun diyen Mevlana’ya, Mesneviyi yazdırasın, suskunu dillendiresin diye. Daha ötesi var mıydı ki. İnsanın davası uğruna verebileceği, başından ötesi var mıydı?

Hz Mevlana “ Ay gibi kendi varlığında beliren Şems’i, kendinde gördü ve dedi ki: “Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O’yum O da ben.”   (Alıntı)

….

Hak Aşıkları Allah’ın (c.c) Cemalinin tecellisini gördüğü herşeye gönülden tutulur . Kavuşmak ne kadar saadetse ayrılık ta o kadar figandır .  Susamış gönüllere Ehlinden her mana okyanusundan gelen cümle su gibi gelir . Bir çölde susuz kalmış insan  su bulsa ne kadar sevinir hayat kaynağını bulmuştur. Suyunu içer bilirki yeniden susuyacak fakat onun orda olduğunu bilmek görmek gönlünü rahatlatır hepsini içeyim demez çünkü sıhhate zarardır oysa susadıkca devamlı içerse ki her zaman buna ihtiyacı var ,o zaman sağlıklı olur … oysa o suyu bir bulur bir kaybederse şaşar umutsuzluğa düşer gönlü söner .. Aşk ehli de öyledir , Bir Hak aşığına rastladığında o çeşmenin başından ayrılmak istemez kurumuş dudaklarına bir damlada olsa sudur verilen sonrasında  şelale gibi çağlar oysa bir uzaklık olursa, bu kez  coşkunluğun yerini sessizlik alır yada bir yanmak aynen yağa konmuş soğanlar gibi uzakta olanlar daha çok yanar.  Ey Hal ehli ..”Sığ suları en hafif rüzgarlar bile coşturabiliyor. Derin denizleri ise ancak derin aşıklar . Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her sey susuyor. Anladım ki susan her şey derin ve heybetli.”                                                  Biz bunun neresindeyiz …?

 

Elnur Kul (Fecr)

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir