Ölü

 

“(Ey Rasûlüm!) De ki: Kaçmakta olduğunuz ölüm size erişecek; sonra da görünür ve görünmezi bilen Allâh’ın huzûruna çıkarılacaksınız! Ne yaptınız ise, size bildirilecektir.” (el-Cum’a 8)

İnsan, kendi zâtî varlığı ile birlikte bütün bir kâinâtın yaradılış hikmetine ulaşamaz ise, süfliyyat onu yutar. Dünyâya geliş ve dünyâdan gidiş idrâk ve tefekkürüne vâkıf olamayan insan, kendi varlığının hakîkatinden bile gâfil demektir!. İnsan, hikmetsiz bir mâcerânın tesâdüfü değildir…

Bu gerçeğe ulaşan mü’minler için ölüm, beşerî nasîblerin en büyüğü olan ilâhî vuslatın ilk merhalesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de “Allâh” lafza-i celâlinden sonra en çok zikredilen lafızlardan biri de takvâdır. Takvâ, kalbin korunması, vikâye edilmesi, kişinin nefsine ve benliğine hükmetmesidir. İnsan rûhunun zirveleşerek kemâle ermesidir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Sizin en değerliniz, Allâh’dan en çok korkanınız (takvâca en üstün olanınız) dır.” (el-Hucurât, 13)

Takvâ ve zühd ile ameller kemâl bularak “amel-i sâlih” vasfını kazanır. Amel-i sâlih sahipleri için de Allâh Teâlâ buyurur:

“Îmân edip amel-i sâlih işleyenleri, içinde ebedî kalmak üzere, zemîninden ırmaklar akan cennetlere koyacağız…” (en-Nisâ, 122)

Zühd, takvâ ve amel-i sâlih, gönülde hassasiyet, vicdanda nûr, rûhda huzûr ve ahlâkda kemâldir.

Rûh, dünyânın aldatıcılığından uzaklaşma ve seraplara aldanmama neticesinde öyle bir seviye kazanır ki, ancak maddî ve mânevî zaferlere onunla erilir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde meâlen:

“Zaferlerin zaferi, kişinin nefsine hâkim olmasıdır.” buyurmuşlardır.

Muttâkî ve zâhid mü’min, derin bir hayât idrâki, rûhânî bir ahlâk şuûru içinde aklını Hakk’a, kalbini hayra, âzâlarını güzel ve hayırlı işlere istikâmetlendirir ki, bu hâllerle “amel-i sâlihler” oluşur.

Bir mü’min, amel-i sâlihler içinde Hakk’ın rızâsına nâil olup Hakk’da fânîleşirken, aşkı ile bâkî kalma bahtiyarlığına erer.

Şair, bir gönül ehlinin dünyâdaki huzûr hayatının kabir âleminde de devam edeceğini ne güzel ifâde eder:

Ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Ancak bu hâl, kalbin durumuna göre seviye kazanır. Bu da zikrullâh ve neticesi muhabbet ile mümkündür. Kâinâtı; şuûr, duygu, vicdan ürperişleri ve îmânî heyecanlar zâviyesinden seyretmek, ilâhî muhabbet gözlüğü ile temâşâ etmek îcâb eder. Rabbin nûru ile parlayan yürekler başka bir hâle girer. O’nun ile gören gözler ve açılan kulaklar, bambaşka ihtizâzlarla duyarlık kazanır. O’nun ile genişleyen kalbler ve idrâkler, varlıkdaki hikmet ve ibretlere âşinâlık kesbeder.

Seâdetli bir ölüm, îmân ve Kur’ân nûrları, gönül feyzleri altında geçen bir hayatın mükâfâtıdır.

Dünyâyı, çirkin amellerle bir rezâlet meydânına çevirmek, ne acı bir aldanıştır!

Lâkin gözlerden akan nedâmet şebnemleri ile gufrân iklîmine ulaşmak, Ğaffâr olan Rabbin insana yüce bir ikrâmıdır!

Beşer tefekkürü ile lâyıkıyle kavranmasına imkân bulunmayan ölüm gerçeğine ulaşabilmek, peygamberler ve evliyâullâhın örnek yaşayışlarından ve onların gönül iklîmlerinden hisse almakla mümkündür. Aksi hâlde ölüm, müthiş bir felâketin ilk ve acı bir tecellîsi olur!.. Zîrâ bütün zıdlıklar gibi, ölümün de, beşerî idrâk ve vasfa göre birbirine zıd iki tezâhür ve tecellî şekli vardır.

Ölüm mes’elesi, peygamberlerin irşâdlarına rağmen öteden beri beşeriyyeti çok meşgûl etmiştir. Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen, zaman zaman iz’âç halkaları ile kımıldanan bu dehşetli handikap, türlü nefsânî ifâdelerle susturulmak istenmiştir.

Herkesi hayat mevzûunda daha üstün ve ateşli girdap hâlinde saracak olan ölüm, istisnâsız başlara çökecek en çetin bir istikbâl endîşesi ve musîbeti veya rahmetidir… Beşer tefekkürü ile lâyıkıyla kavranmasına imkân bulunmayan bu istikbâl düğümünü çözebilmek, nefs engelini aşıp, vahyin sesine kulak verip, peygamberlerin ve evliyâullâhın gönül iklîminin aşk, vecd ve istiğrâkından nasîb ve feyz alabilmekle kâbildir..

Zaman şeridinden düşen her ânın bizi hakîkat sabahına yaklaştırmasını, âyet-i kerîme ne güzel ifâde eder:

“Kime uzun ömür verirsek, biz onun yaratılışını (gençliğini ve güzelliğini) bozar, beli bükük hâle getiririz. O kimseler bunu idrâk etmez mi? (Yolculuk ne tarafa?)” (Yâsîn, 68)

İlâhî! Hayatımızı ve ölümümüzü sâlih kullarına lutfettiğin bereket, nîmet, ulvî güzellikler ve sana vuslat ile müzeyyen ve mükerrem kıl!

842122500_633d01ee38_b

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir